KÖYÜMÜZDE ESKİ RAMAZANLAR 

 

     Ramazan hatıraları deyince nedense çocuklukta yaşadığımız Ramazanlar gelir aklımıza hep. Gurbete çıkalı çok uzun yıllar olduğu için ben de burada çocukluğumda köyümde yaşadığım Ramazanları  anlatmak istiyorum.

       Çankırı'nın Yapraklı ilçesinin küçük ve sevimli bir köyünde Ramazanlarda büyük şehirlerdeki gibi toplar patlamazdı elbette ama tarihi camisinin o zamanlar minaresi ve hoparlörü olmadığı için imamın aşağı ve yukarı köyden ezanın duyulabilmesi için Omarın Kaştan okuduğu ezanı daha iyi duyabilmek için biz çocuklar dışarıda, uçlarda beklerdik.  Ezanın ilk kelimeleri imamın ağzından çıkar çıkmaz ilk haber veren olabilmek için içeri koşuşurduk. Bütün bunları büyüklerimiz sevecen tebessümleriyle karşılarlardı. Daha sonra dede, baba ve amcalar terafiye giderlerdi. Biz de bazen caminin yukarı asma katında namaz kılma talimleri yapar, bazen de dışarı çıkıp pencerelerden namaz kılanları seyrederdik. Bunlar biz çocuklar için bir eğlenceydi. Gülüşüp oynardık. Soğuk günlerde ise evde kalırdık.

 

       O zamanlar aileler çok büyük ve kalabalık olduğu için bulaşıklar da çok fazla olurdu. Bir taraftan bulaşıklar yıkanırken bir taraftan da temşütte (Sahur) pişirilecek yağlı çörek için kocaman teknede hamur yoğrulurdu. Bu işlerin tez bitmesini sabırsızlıkla beklerdik, çünkü arkasından bizlere masal anlatma faslı başlardı. Dede Korkut'un Tepegözünü ben lisede ders kitaplarından önce bu Ramazan gecelerinde gaz lambasının titrek ışıklarının loşluğunda hayallere dalarak, kafamda binbir canlandırmalar yaparak dinledim amcamın çocuklarıyla, komşu çocuklarıyla. Sadece Tepegöz anlatılmazdı elbette, Tahir ile Zühre, Keçiden Kız, Hürü, Köse gibi ünlü masalları, halk hikayelerini kaynağından, otantik şekilleriyle dinlerdik. Bugün maalesef anlatanlarının kalmadığı bu değerleri dinlemenin büyük bir şans olduğunu yabancı masallarla büyüyen çocukları gördükçe anlıyorum büyük bir buruklukla. 

      Masallardan sonra annelerimize sıkı sıkıya tembih ederdik bizleri de temşüte kaldırmalarını uykulu gözlerle. Ve gecenin bir yarısı kimi zaman davul sesleriyle kimi zaman da teneke sesleriyle uyanırdık. Heyecanla kalkıp soğuk suyla yüzümüzü yıkayıp katılırdık o uhrevi, hareketli ortama. Bir tarafta yağlı çörekler  büyük ocakta sacın üzerinde mis gibi sarı yağ kokularını yayarak pişirilirken, diğer tarafta hoşaflar, ayranlar kalaylı taslara doldurulur, kocaman bir sofra hazırlanırdı. Tabii biz çocuklar için de ayrı bir sofra hazırlanırdı. Sabah ezanıyla büyükler namaza dururken bizlerde soğumaya yüz tutan yataklarımıza girerdik. Orucumuz tabii ki ancak öğlene kadardı. Tekne orucu tutardık. Bazı geceler uyandırılmadığımızda sabahları annelerimizle çekişir, bir iki saatte onlarla küs dururduk. Tekne içinde bizim için ayrılan, temşütten kalan çörekleri yerdik. O çöreklerin tadı da bir başka olurdu. Buna ben Ramazan tadı diyorum şimdi.

       Uhrevi bir coşkunlukta geçen Ramazanın sonunda arefe günü yapılan temizlik, ve sonrasında ertesi gün, bayram için yapılan yemeklerin hazırlanması artık bu kutlu ayın sona erdiğinin göstergesiydi. Bayram sabahı çoluk çocuk bütün hane halkı bayramın neşesi ve bereketine erkenden uyanırdı. Çoluk çocuk bütün erkekler camiye gidilirdi. Namaz bitince köyün en yaşlısı en başa dikilir camiden çıkanlar yaş sırasına göre en baştan başlayarak el öpe öpe sıraya dizilirdi. Bu sıra uzayıp giderdi. Bütün köyün erkekleri,  yediden yetmişe o sırada olurdu istisnasız. Bu bayramlaşma sırası aslında bir yılın dökümü gibiydi aslında. Bir yıl önce en başlarda duran büyüklerin yerinde kendilerinden bir sonrakilerin olması mübarek aya ulaşamayanları hüzünle anılmasına yol açardı. En başlarda olurdu bu eksilmeler genellikle. En küçük çocuk sıranın sonuna kadar gelinceye kadar da bu sıra dağılmazdı. Cami önündeki bu bayramlaşma bitince  herkes evine gider, evdekilerle bayramlaşırlardı. Evdeki bayramlaşmalarda da evin dedesi, ebesi başta olmak üzere yine büyükten küçüğe doğru bir sıralamayla bayramlaşma olur sonra evin bütün erkekleri siniler içinde bayram yemeklerini, ekmekleri, kaşıkları alarak Bayram Düzüne giderlerdi ve oradaki dibeğin çevresindeki düzlükte hemen kuruluveren yer sofralarında yaşlarına göre halka oluşturarak getirilen yemekleri yerler, köy imamının veya köyün en yaşlılardan birinin yemek duasıyla bu gelenek sona ererdi.

     Kış aylarına denk gelen bayramlarda bu bayram yemeği önce yukarı köy odasında sonrada aşağı köy odasında yenirdi. Daha sonra konu komşusuyla bayramlaşmaya evlere gidilirdi. Bayramlarda o zamanlar ne şeker ne de çikolata vardı. Bunların yerine bayram için hazırlanan özel yemekler her gelen misafire ikram edilirdi. Bu toplu yemekler Kurban Bayramında da tekrarlanırdı. Elleri öpülen yaşlıların " Al güyeğü ol!","Al gelin ol!", "El öpenlerin çok olsun!(Uzun yaşa manası gizli bu dilekte)" dilekleri de bayram boyunca evlerde, sokaklarda yankılanıp dururdu bayram, bayram.

       Allah ölenlere rahmet, kalanlara da sağlık içinde sevdikleriyle nice Ramazanlar yaşatmayı nasip etsin. Bütün günlerimiz Ramazan bereketi, huzuru ve sevinci içinde geçsin.